Terim: 1. Seyr-i Sülûk’un Istılahî ve Lugavî Tanımı: Seyr, tarikatlerde, tarikat prensiplerinin, yerine getirilmesi neticesi, manevi yükselme manasına kullanılan bir ıstılahtır . Seyr, kendisi ile aynı anlamda kullanılan sefer ve seyahat kelimeleri ile manaca birbirinin aynı olan bir kelimedir. Fakat ıstılahta kullanma yerleri biraz değişir. Bunların hepsi manevi ve ruhani bir harekete dairdir. Zira bu durumda mekandaki harekete yer yoktur. Dıştaki seyr ve seferin yani adi seyahatin de faydalarını söylemeye gerek yoktur. Zira insan bilmediği nice şeyleri yolculuk esnasında kolayca öğrenebilir . Sülûk; cehilden ilime, kötü huylardan güzel huylara, kendi varlığından geçerek, Hakkı’n varlığına geçmektir. Sâlikler indinde ise sülûk, vüsûle istidat kazanmak için ahlakı temizleyip güzelleştirmekten ibarettir . Seyr-i Sülûk terkibi ise; yürüme, gezme, seyretme, yola girme, yol tutma, mutasavvıfın Allah'a ulaşmayla sonuçlanan manevî yolculuğunu belirten bir tasavvuf terimidir. Kamil bir mürşidin idaresi altında yola çıkıp, masivadan yüz çevirerek, Hakk’a yönelmektir. Yârin, yani Hakk’ın tecellisi için kalbi ağyar ile meşgul etmekten sakınmaktır. Nefisten Menzil’e doğru menazil ve meratib katedildikçe, kesretin hicabı kalkar, vahdetin yüzü gözükür . Seyr-i Sülûk, kulun, nefsini mevki ve makam sevgisinden, kin ve hasetten, kibir ve cimrilikten, gösterişten, yapmacıktan, desinler sevdasından, yalandan, gıybetten, hırstan, zulümden velhasıl zemmedilen ahlakın hepsinden, isyan ve günahlardan temizlemesi ve buna karşı ilm, hilm, haya, rıza, adalet gibi övülen huylarla zatını zînetlendirmesidir .
Cüneyd-i Bağdâdî; “dostun yoluna ilimle veya sülûk ile girilir” der. Ona göre ilimsiz sülûk, güzel olsa bile eksikliktir, bilgisizliktir. Sülûk bilgi ile olursa, işte izzet ve şeref odur . Muhyiddin ibnü’l-Arabî “Sâlik makamata ilmiyle değil, haliyle gidendir” der . İmâm-ı Rabbânî’ye göre seyr ve sülûktan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir. Bu çirkin sıfatların başı nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmaktır. Kaşanî ise sülûku, “Allah Teâlâ’nın cemalinin tecellisi için kalb evini ağyardan temizlemek” olarak tarif eder. Kamil şeyh İsmail Hakkı Bursevî şöyle der. “Sufiyye ıstılahında sülûk; cehilden ilime, kötü huylardan güzel huylara ve kendi varlığından Hakk’ın varlığına harekettir. Yani ruhlar aleminden beri geçtiği varlık mertebeleri hakkında bilgi sahibi olmak, kevni ilahi sıfatlarla külli ve fena ve hak’la zati beka lazımdır ki sülûk kemale ermiş ve bütün maksatlar elde edilmiş olsun .
2. Seyr-i Sülûk’un İlgili Olduğu Kavramlar
Herhangi bir tarikate girmek, arzusunda olan kimseye talib, girene de mürid adı verilir. Mürid sınırlı iradesini, külli iradeye teslim eden kimsedir. Şeyh, müntesiblerini o gayeye sevkeden gerçek müriddir. Gaye Allah Teâlâ’ya ulaşmak, O’na teslim olmak, o’nun rızasın kazanmak için olduğuna göre, şeyh, müridini bu amaca yöneltmeye himmet eden bir vesiledir . Bir tarikata girerek seyr-ü sülûke başlayan mutasavvıf; "salik", "ehl-i sülûk", "sair", "saih", "seyyar" ve "müsafır" gibi isimlerle anılır .
3. Seyr-i Sülûk’un Çeşitleri
Tasavvuf alimleri seyr-i sülûk’u iki ayrı şekilde tasnif etmişlerdir. Bunlardan ilki, kül ve cüz arasındaki geçişlerin seyrine göre adlandırılmıştır. Biz bunlara Seyr-i nüzûlî ve Seyr-i urucî diyoruz. Diğer tasnif de tasavvufî eğitimde uygulanan metotla adlandırılmıştır. Şimdi bunları görelim. 1. Seyr-i nüzûlî (iniş seyri); Mutlak varlığın, mukayyed varlığın var olması, zuhuru için yaptığı seyrdir. Başka bir deyişle Ehadiyet (teklik) mertebesindeki Allah'ın mümkün çokluklar (kesret) mertebesine; vacib'in imkan mertebesine; küll'ün cüz'e nüzulüdür. Bu seyre "seyr-i inbisatî" veya "seyr-i zuhuri" da denir. Varlıklar dünyası ve insan bu seyrin bir sonucudur. 2. Seyr-i urucî (yükselme seyri); Mukayyed varlığın mutlak varlık'ta yok olmak için yaptığı seyrdir. Diğer bir ifadeyle cüz'ün küll'e, mümkün varlığın mutlak'a, insanın Allah'a seyridir. "Seyr-i şuurî" de denilen bu seyr, tarikatlarda amaçlanan manevi seyri, yolculuğu meydana getirir .
Kül ve cüz arasındaki geçişlerin seyrine göre olan isimlendirmeden sonra tasavvufi eğitimde uygulanan yönteme göre olan tasnife geçelim. 1. Tarik-i Ruhani (ruhun arındırılması); Ruhu arındırma yönteminin temelini sıkı bir ibadet, riyazet ve mücahede ile kalbi arındırarak, iyi ahlâkla ahlâklanarak, Allah'a ulaşma çabası oluşturur. Bu yöntem daha çok tarik-i ahyar (hayırlılar yolu) ya da tarik-i ebrar (iyiler yolu) olarak anılır. O namaz, oruç, Kur'ân tilaveti gibi ibadetleri devamlı olarak yapmayı, mücahede ve riyazat ashabı kişiler olmayı, kötü ahlakı iyi ahlaka çevirerek mücadele etmeyi amaçlayan bir yoldur . 2. Tarik-i Nefsani (nefsi eğitme): Bu yol şevk, iştiyak, zikir, fikir, şükür yoludur. Bu ise on şekilde olur: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, Allah’a teveccüh, sabır, rıza, zikir, murakabe. Tarik-i şuttar (aşk ve cezbe yolu) ve tarik-i sairin (sülûk edenler yolu) da denilen nefsi eğitme yöntemi, nefsin çeşitli mertebeleri üzerine kuruludur ve yedi aşaması vardır -Bu aşamalar bir sonraki bölümde verilecektir-. Zikri, cehri olan tarikatler, nefsi terbiye yolunu seçmişlerdir. Bu terbiye usulünde mürid önce şeyhine şu vaatlerde bulunmalıdır: Yalan söylememek, kimseye gıybet ve iftirada bulunmamak, kimsenin aleyhinde söz söylememek, namazı vaktinde kılmak, kazaya kalmış namazı varsa kılmak, orucu varsa tutmak, uzleti ihtiyar etmek, az uyumak, az konuşmak, az yemek, riyazete devam etmek. Mürid bundan sonra Peygamber Efendimizi rüyasında görene dek “tövbe-i istiğfar ve salatü selam” a devam eder . 3. Seyr ve Seferin Mertebeleri
Bir önceki bölümde “seyr-i sülûk”un çeşitlerinden bahsederken onun aşamaları olduğundan ve bu aşamaları vereceğimizden bahsetmiştik. Bu aşamaları bölümün başlığı altında vereceğiz. Fakat her ilimde olduğu gibi tasavvufta da farklı alimler aynı kavramlar üzerine farklı görüşler serdetmişlerdir. Biz elde edebildiğimiz kadarıyla bunları vereceğiz.
Seyr ve seferin mertebeleri İmâm-ı Rabbani’ye göre dörttür. Aynî’ye göre İmâm-ı Rabbani ile ilk ikisi aynı son ikisi farklıdır. Ahmet Özalp ise hem yedi aşama hem de dört aşamalı sınıflandırmayı makalesinde belirtmiştir. Şimdi bunları görelim.
Yukarıda da söylediğimiz gibi İmâm-ı Rabbani ve Aynî belirledikleri dört aşamanın ilk ikisinde hemfikirdirler. Biz de bu yüzden ilkönce İmâm-ı Rabbani’nin tasnifini verip daha sonra Aynî’nin ondan ayrıldığı kısmı vereceğiz. İmâm-ı Rabbani’ye göre manevi seferin ehlullah katında dört mertebesi vardır. 1. Seyr ilallah: Nefs menzillerinden kalkıp hakiki vücud yönüne “ufk-ı mübin’e sefer etmektedir. Bu sefer, birlik yüzünden çokluk perdesi kalktığı gibi nihayet bulur. Yahut o ilmi hareketten ibarettir ki o hareket en aşağı ve en alçak olan alemden en yüce ve en şerefli olan aleme ve ondan da yücelerin yücesine ve şereflilerin şereflisine yükselerek Vacibu’l vücud’un ilminde nihayet bulur. Bu ilim, mümkinat bilgilerinin hepsi sâlikin gönül nakşından giderildikten sonra hasıl olur ki bu hale büyük şeyhler Allah’ta yok olma manasına “fena fillah” derler. Bu birinci seyr, kalb makamının ve isim tecellilerinindir. 2. Seyr fillah: Allah’ın sıfatıyla sıfatlanmak, Allah’ın isimleriyle gerçekleşmek, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, ufk-ı a’la’ya erişmek ve bütün beşeri sıfatları fani ve müzmahil bulmaktır. Bu seferin nihayeti alemin yüzünden perde kalkıp sâlike ledün ilminin açılmış olmasıdır. Yahut seyr-i fillah “o ilmi hareketten ibarettir ki o ilimle varlığın görünmezlikten görünüşe geliş mertebeleri, isimler, sıfatlar, görünüşler, itibarlar, Allah’ın takdis ve tenzihinde var olup salik onda bir makama erer ki ondan söz etmek, onu işaretle bildirmek ve isimlendirmek mümkün olmaz. Tarikatin seyyidleri buna Allah’la var olmak manasına “beka billah” derler. 3. Seyr-i anillah: O, ilmi bir hareketten ibarettir ki; onunla en yüce ilimden en aşağı ilime ve aşağıların da aşağısına inerek gerisin geriye varlığın vücub mertebeleri ilimlerinden isimler ve sıfatlar ilmine ve ondan da mümkinat ilmine geri dönülür. Bunun ehli “Allah’ı Allah’la unuttu ve Allah’tan Allah’la birlikte geri döndü” manasına gelen “nesiye Allah billahi ve recea minallahi maallah”” mertebesini haizdir. Böyle olan arif, hem vacib –var eden-, ve hem fakıd -yok eden-, hem vasıl -ulaşmış olan-, hem mehcûr -görmüş olan-, hem karî -yaklaşmış olan-, hem ba’îd -uzaklaşmış olan) mesabesindedir. 4. Seyr fil-eşya: O seyirdir ki arifin eşyaya olan bilgisi birinci seyirde gönül levhinden yok olduktan sonra yine her şeyin tek tek meydana gelmesinden ve eşyayı tanımanın tam olarak belirmesinden ibarettir ki büyükler bu duruma “telvin ba’de’t-temkin” adını verirler. Bu makam makamların en yücesidir. Şimdi Ayninin sınıflandırmasındaki üçüncü ve dördüncü mertebeleri görelim.
3. Seyr maallah: bundan maksat sâlikin her mertebede Allah’la olan seyridir. Bu mertebede ikilik ayıbı ortadan kalkar, ikiliğin eseri kalmaz ve salik Hz. Ehadiyyete yükselmiş olur. Bu mertebeye “kabe kavseyni ev edna” makamı denir ki velayetin nihayetidir. Bu seferin nihayeti Aynü’l cem’ mertebesinde bütün zıtlıkları zahiren ve batınen mahvolmuş bulmaktır.
4. Seyr-i anillah: Bu hareket, vahdetten kesrete olan seyrdir. Bundan maksat Hak’tan halka dönüp talipleri terbiye ve irşad etmektir. Bundan dolayı bu mertebeye yok olduktan sonra var olma, ölümsüzlüğe erme manasına “beka ba’de’l-fena” ve mahvolduktan sonra kendine gelen manasına “sahv ba’de’l mahv” ve toplandıktan sonra dağılma manasına “fark ba’de’l cem” de derler. Bu mertebeye ermiş olan zat, birliği çoklukta, çokluğu birlikte görür .
Şimdi de Ahmed Özalp’in tasnifini görelim. 1. Bu aşamada nefs, "emmare" -kötülüğü buyuran- makamındadır. Bu nedenle salik sürekli nefsine karşı mücahede etmek zorundadır. Bu aşamada sâlikin zikri “la ilahe illallah”, seyri "seyr-i ilallah", hali "havf ü reca" -korku ve umut-; alemi şehadet -görülen alem-tir. Salik nıücahede yoluyla nefs-i emmarenin isteklerinden uzaklaşır, ahlâkını güzelleştirirse; mürşidi onu seyrin ikinci aşamasına geçirir. Salik bu aşamada tevhidi “la mabude illallah” -Allah’tan başka tapılacak yoktur- biçiminde anlar. 2. Bu aşamada nefs, "levvame" –kınayıcı- durumuna gelir. Salik bu aşamada işlediği günahlardan pişmanlık duyar, vicdan azabı çekmeye, kendisini kınamaya başlar. Bu aşamada sâlikin zikri; "Allah" , seyri; seyr-i lillah, hali; kabz ve bast -sıkıntı ve rahatlık-, alemi; berzah -ara alem-dir. Salik, bu aşamada tevhidi la maksude illallah -Allah'tan başka maksud yoktur- biçiminde anlar. 3. Bu aşamada nefs, “mülhime” -iyiliği ilham eden- niteliği kazanır. Bu nedenle üçüncü aşama mülhime makamı, mertebesi adını alır. Bu mertebede sâlikin zikri; "Hu", seyri; seyr-i alellah, hali; heybet -korku ve çekinme-, alemi; melekût -yücelik, ululuk alemi-tur. Salik bu aşamada zikirden tat almaya başlar, kalbinden Allah dışındaki tüm varlıkları çıkarır ve Allah'ın rızasına yönelir; kalbinde aşk ateşi yanmaya başlar, ahiret mükafatları gözünde değerini yitirir. İlk iki aşamada sâlikin bilgisi ilme'l-yakin derecesinde iken, bu aşamada aynel-yakin derecesine yükselir. Salik, bu aşamada tevhidi la mahbube illallah -Allah'tan başka sevilecek yoktur- biçiminde anlar". 4. Bu aşamada nefs, “mutmainne” -tatmin bulmuş- niteliği kazanır. Bu aşamada sâlikin zikri; “Hak”, seyri; seyr-i ma’allah; hali, sekr ve sahv -kendinden geçme ve kendinde olma-, alemi; ceberut -güçler alemi-tur. Kimi keşif ve kerametlere ulaştığı bu aşamada salik tevhidi, tevhidin son ve mükemmel biçimi olan la mevcude illallah -Allah'tan başka varlık yoktur- biçiminde anlar. 5. Bu aşamada nefs, “râziye” -razı olmuş- niteliği kazanır. Beşeri nitelikleri yok olan sâlikin zikri; “Hay”, seyri; seyr-i fillah, hali; hayret, alemi; lahut -ruhlar alemi-tur. Salik, tevhidi la mevcude ve la maksude ve la mahbube illallah -Allah'tan başka varlık, maksut ve sevilen yoktur- biçiminde kavrar. 6. Bu aşamada nefs, “marziye” -razı olunmuş- niteliği kazanır. Sâlikin zikri, “Kayyum”, seyri; seyr-i anillah, hali; temkin –yerleşme-, alemi, şehadet -görülen dünya-tir. İlahi bir çekimle –cezbe-, bilgisi aynel-yakinden, hakkel-yakin derecesine yükseltilir. 7. Son aşamaya geçen nefs, “kâmile” –olgun- niteliği kazanır. Sâlikin bu aşamadaki zikri; “Kahhar”, seyri, seyr-i billah, hali, beka -Allah'ta varolma- alemi, kesrette vahdet ve vahdette kesrettir. Bu aşamada salik tüm olgunlukları kendinde toplamış, artık riyazet ve mücahedeye ihtiyacı kalmamıştır. Bütün istekleri Allah tarafından karşılanır; ama o Allah'ın rızasından başka bir şey istemez .
Şimdi de Ahmed Özalp’in verdiği diğer sınıflandırmayı görelim. 1. Seyr-i ilallah: Bu mertebenin özü, nefs menzilinden kalkıp gerçek varlığa doğru yürümektir. Bu yolculuk, kesretten vahdet kavrandığı zaman sona erer. Seyr-i ilallah, kalbi mümkün varlıkların bilgisinden boşaltarak Vacibül-Vücud'un bilgisi ile doldurmakla sonuçlanır. Bu yolculuğun sonunda salik Allah'ta yok olur, "fenafillah" derecesine yükselir. 2. Seyr-i fillah: Bu seyr sırasında salik Allah'ın sıfatlarıyla donanır. Allah'ın isimleriyle gerçeklik kazanır. Buna karşılık bütün beşerî nitelikleri yok olur. Evrenin üzerindeki perde kalkar, ilm-i ledün denilen gizlilikler bilgisi, hakikatler bilgisi sâlike açılır. Sâlik bu seyrin sonunda “bekabillah” denilen Allah'ta varolma durumuna ulaşır. 3. Seyr-i ma’allah: Bu seyir sırasında ikilik ortadan kalkar; salik ilahi teklik makamı olan ehadiyet'e ulaşır. Bu makam mutasavvıflar tarafından “Kâbe kavseyni ev edna ” -İki yay kadar ya da daha az- makamı olarak da anılır. 4. Seyr-i anillah: Bir anlamda Allah'a yükselen sâlikin dönüş yolculuğunu dile getiren bu seyr, vahdetten kesrete geri geliştir. Diğer bir deyişle talipleri aydınlatmak, irşad etmek, onlara yol göstermek için Allah'tan halka dönüştür. Bu Dört manevî yolculuktan ilk ikisi sâliki velayet makamına ulaştırır. Son iki yolculuk ise sâlikin mürşitlik yetkisini kazanması için zorunludur. Manevi yolculuğun başarı ile tamamlanabilmesi için mürşid kadar diğer bazı yardımcı öğeler de gereklidir. Bunlar aşk, ihsan ve ihlastır. Allah aşkı olmadan çekilecek bütün zahmetler boşa gider. İhlas ve ihsan ise imanın gereklerindendir. İhlasın en alt derecesi Allah'tan başka tapılacak bir varlık olmadığını -la mabude illallah-, en üst derecesi ise Allah'tan başka bir varlığın bulunmadığını -la mevcude illallah- kavramaktır. İhsan ise, sâlikin bütün bağlarını keserek Allah'a yönelmesini belirtir. Seyr ü sülûk, ancak bu üç öğenin tam olarak gerçekleştirilmesi ile tamamlanabilir. Sülûkun sırf bilmekle bir ilgisi yoktur. Sülûk; yaşayarak, tadarak, haller aracılığı ile Allah'a ulaşmaktır . Seyr ü sülûkun ayrılmaz gereklerinden birisi de çiledir. Farsça kırk anlamındaki "çhil" kelimesinden alınan çilenin Arapça karşılığı “erbain”dir. Tarikatlarda çile, sakin bir yere çekilerek zikir, ibadet ve tefekkürle uğraşmak demektir. Genellikle adına uygun biçimde kırk gün sürer. Ancak üç günden bin bir güne kadar değişen uygulamalarına da rastlanır. Sâlik, çileyi mürşidin denetimi altında tamamlar. Çilenin şartlarını yerine getirmeyen sâlik, çileden çıkar. Buna “çile kırma” denir. Çilenin tamamlanması “çile çıkarmak”, “erbain çıkarmak” deyimiyle anlatılır; çileyi tamamlayan salik de “çilekeş” adını alır. Daha önce ya da seyr ü sülûk sırasında cezbeye tutulmaları bakımından sâlikler çeşitli sınıflara ayrılırlar. Seyr ü sülûk içinde cezbeye tutulanlar "salik-i meczub" adını alırlar. Daha önce cezbeye tutulmalarına rağmen tarikata girerek seyr ü sülûkunu tamamlayan saliklere "meczub-ı sâlik" denir. Seyr ü süluk sırasında herhangi bir makamda takılıp kalan, cezbeye tutulmayan salikler "salik-i gayri meczub" adını alırlar. Daha önce cezbeye tutulan ve sülûk tamamlayan mutasavvıflara da "meczub-ı gayri salik" denir. Salik-i meczub ve meczub-ı salik sınıfını oluşturan salikler mürşidlik görevini üstlenirler. Son iki sınıfı oluşturan salikler ise mürşidliğe ehil sayılmazlar . Buraya kadar verilen izahlardan özet olarak şunu anlıyoruz ki hakka vasıl olmak için önce o’ndan başka her şeye yüz çevirmek, sonra yalnız O’na yönelmek, yani kalbini ve fikrini o’na hasretmek gerekir. Ancak bu yolculuk için ne gibi şeyler hazırlanacak ve sefere nasıl çıkılacaktır? Bütün meşayihin ittifakına göre bu yolculuk için her şeyden önce bir mürşit, bir delil, bir rehber bulmak gerekir. Zira yolu şaşırmak, maksada erişinceye kadar tesadüf edilecek vesvese, evham ve hayaller gibi tehlikelere uğramak pek fazla muhtemel olduğundan böyle bir mürşidin yardım ve kurtarıcılığına kesin ihtiyaç vardır. Zahîrî olan bu delilden başka manevî bazı yardımcılar ister ki, bu özellikle aşktan ibarettir. Zira aşk olmazsa hiçbir şey olmaz ve bir maksat elde edilemez. Çekilecek zahmetlerin hepsi boşa gider. Bu manevi yardımcıların bir kısmı da, ihlas ve ihsan’dır. İman, emredilmiş olan şeydir ki, gerçek mutluluktur. İhlas ve ihsana gelince; bunlar da imanın gereklerindendir. İman onlarla bağlantılıdır. İhlasın en aşağı derecesi şeriat tevhididir ki “la ma’bude illallah” -Allah’tan başka ibadet edilecek kimse yoktur- demek onun ifadesidir. En yüksek mertebesi de hakikat tevhididir ki “la mevcude illallah” -Allah’tan başka hiçbir varlık yoktur- onun ifadesidir. İhsanın en aşağısı sırrın şuhududur ki kayıtsız olarak mutlak olarak varlığa dönüktür. Velhasıl bu şartlarla gerçekleşecek olan süluk, hal ile olmuş olur. Zira yalnız mücerret ilimle süluk olmaz. Yani bir kimse ilim yüzünden tüm makamları bilse, fakat onda yakîn ilmi, zevk ve hal olmasa; ona salik denilmez, belki ilim ehli veya ıstılah ehli derler.
Sahibi: sultan likos han İlgili Alan: Tasavvuf Kaynak: AYNİ,Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, ( sadeleştiren:Hüseyin Rahmi Yananlı), İstanbul 2000; ERAYDIN, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatler, İstanbul 1997; İZ, Mahir, Tasavvuf, İstanbul 2000; MEB YAY., İslam Ansiklopedisi, I-XV, İstanbul 1993; ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet’e göre Tasavvuf, İstanbul 1979; ULUDAĞ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995 ,Keşfu’l Mahcub
Gösterim: 899